AI Summary & Key Takeaways
AI InsightThese findings reveal that methods such as participatory walks, gender-based data analysis, and gender mainstreaming make the traces of the patriarchal system reflected in the urban structure visible and offer applicable solution practices to transform them.
📌 3 Key Takeaways
Abstract
This study critically examines how gender inequality in urban spaces is a result of the patriarchal and capitalist systems on which traditional urban planning is based. Traditional planning approaches have historically prioritized the mobility and spatial usage habits of men, who are focused on their professional lives, while confining women to the private sphere based on their domestic responsibilities. This situation not only leads to women using urban spaces less frequently and in a more limited manner but also increases their feelings of insecurity and makes it difficult for them to integrate into social life. In this study, eco-feminist theory is used to offer a solution to this complex problem within the framework of the deep connection between women's deprivation of basic socio-economic rights and the exploitation of nature. The concept of “care ethics,” which forms the basis of eco-feminist theory, is presented as an alternative moral stance to the utilitarian and dominant nature of traditional planning. It is argued that an urban planning approach incorporating this ethics will also prioritize gender equality, ecological sustainability, social solidarity, and inclusivity. This study analyzes gender-sensitive planning practices implemented in cities such as Istanbul, Barcelona, and Vienna in line with ecofeminist principles, using a conceptual framework and qualitative literature review method, and reveals the relationship between these approaches and their concrete outcomes. These findings reveal that methods such as participatory walks, gender-based data analysis, and gender mainstreaming make the traces of the patriarchal system reflected in the urban structure visible and offer applicable solution practices to transform them. It concludes that rethinking urban spaces from an eco-feminist perspective not only creates “women-friendly” cities but also enables the construction of cities that are more equitable, safe, and ecologically resilient for all residents.
Özet
Bu araştırma, kentsel mekânlardaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, geleneksel kent planlamasının dayandığı ataerkil ve kapitalist sistemin bir sonucu olduğunu eleştirel bir bakış açısıyla incelemektedir. Geleneksel planlama yaklaşımları, tarihsel bağlamda erkeklerin iş yaşamına odaklanan hareketlilik ve mekân kullanım alışkanlıklarını birinci plana almış, buna karşın kadınları ev içi sorumlulukları temelinde özel alana sıkıştırmıştır. Bu durum, kadınların kentsel mekânı daha az ve kısıtlı kullanmalarına sebep olmakla birlikte güvensizlik hislerinin artmasına ve sosyal hayata entegre olmakta zorlanmalarına yol açmaktadır. Araştırmada eko-feminist kuram, kadınların temel sosyoekonomik haklarından mahrumiyeti ile doğanın sömürülmesi arasındaki derin bağlantı çerçevesinde, bu karmaşık soruna bir çözüm sunmak için kullanmaktadır. Eko-feminist kuramın temelini oluşturan “ihtimam etiği” kavramı, geleneksel planlamanın faydacı ve baskın doğasına karşı alternatif bir ahlaki duruş olarak sunulmaktadır. Bu etiği içeren bir kentsel planlama yaklaşımının cinsiyet eşitliğini, ekolojik sürdürülebilirliği, toplumsal dayanışmayı ve kapsayıcılığı da merkeze alacağı savunulmaktadır. Araştırma, kavramsal çerçeve ve nitel literatür incelemesi yöntemiyle, İstanbul, Barcelona ve Viyana gibi kentlerde hayata geçirilen cinsiyete duyarlı planlama uygulamalarını ekofeminist ilkeler doğrultusunda analiz ederek, söz konusu yaklaşımların somut çıktılarıyla ilişkisini ortaya koymaktadır. Bu bulgular katılımcı yürüyüşler, cinsiyete dayalı veri analizi ve cinsiyet ana akımlaştırma gibi yöntemlerin, ataerkil sistemin kentsel yapıya yansıyan izlerini görünür kıldığını ve bunları dönüştürmeye yönelik uygulanabilir çözüm pratikleri sunduğunu ortaya koymaktadır. Eko-feminist bir bakış açısı ile kentsel mekânların yeniden ele alınmasının, sadece “kadın dostu” kentler yaratmakla kalmayıp tüm sakinleri için daha adil, güvenli ve ekolojik açıdan dirençli kentlerin inşasına olanak tanıyacağı sonucuna varmaktadır.