AI Summary & Key Takeaways
AI InsightContemporary debates therefore reflect a dual concern: while recognizing the necessity of combating hate speech in order to protect human dignity and maintain public order, they also emphasize the need to avoid excessive limitations on freedom of expression.
📌 3 Key Takeaways
Abstract
Hate speech is generally defined as forms of expression directed against a group or its members who are distinguished from the rest of society by certain characteristics, and which promote prejudice, intolerance, or hostility. The legal approach to restricting such expressions became more clearly articulated in the aftermath of the Second World War through the development of international human rights instruments, initially shaped largely by the experience of antisemitism. Over time, this approach has expanded to encompass expressions targeting various ethnic, religious, and cultural groups. More recently, a significant transformation has taken place at both the international and domestic levels, whereby expressions based on sexual orientation have increasingly been recognized as falling within the scope of hate speech. This development demonstrates that the concept of hate speech has evolved historically, extending its protective reach to include new ‘vulnerable’ groups. This study aims to examine this transformation from a chronological perspective, focusing on the evolution of the concept of hate speech in both international and domestic legal systems, particularly with regard to the inclusion of sexual orientation within its scope. In this context, the analysis is not limited to normative developments but also addresses how these norms have been interpreted at the judicial level. In this regard, the case-law of the European Court of Human Rights, which is also binding for Türkiye, constitutes one of the most visible manifestations of this transformation. Through its evolving jurisprudence, the Court has increasingly tended to classify expressions concerning sexual orientation within the category of hate speech. In its more recent decisions, the possibility of excluding such expressions from protection under Article 10 (freedom of expression) of the Convention by relying on Article 17 (prohibition of abuse of rights) indicates a further consolidation of this trend. However, the gradual expansion of restrictions introduced in the name of combating hate speech has also raised concerns regarding the potential narrowing of the scope of freedom of expression. In democratic societies, freedom of expression protects not only inoffensive or widely accepted ideas, but also those that may offend, shock, or disturb. Accordingly, it is essential that the boundaries between hate speech and protected expression be drawn with particular care. Contemporary debates therefore reflect a dual concern: while recognizing the necessity of combating hate speech in order to protect human dignity and maintain public order, they also emphasize the need to avoid excessive limitations on freedom of expression.
Özet
Nefret söylemi, toplumun genelinden belirli özellikleri nedeniyle ayrılan bir gruba veya bu grubun üyelerine yöneltilen; ön yargıyı, hoşgörüsüzlüğü veya düşmanlığı yaygınlaştıran ifade biçimleri olarak tanımlanmaktadır. Bu tür söylemlerin sınırlandırılmasına yönelik hukuki yaklaşım, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen uluslararası insan hakları belgeleriyle birlikte belirginlik kazanmış; başlangıçta ağırlıklı olarak antisemitizm deneyimi çerçevesinde şekillenmiştir. Zaman içerisinde bu yaklaşım genişleyerek farklı etnik, dinî ve kültürel gruplara yönelen söylemleri de kapsar hâle gelmiş; günümüzde ise cinsel yönelim temelinde yöneltilen ifadelerin de nefret söylemi kapsamında değerlendirilmesi yönünde hem uluslararası hem de ulusal hukuk düzenlerinde kayda değer bir dönüşüm yaşandığı görülmektedir. Bu süreç, nefret söylemi kavramının koruma kapsamının tarihsel olarak genişlediğini ve yeni ‘kırılgan’ grupların bu çerçeveye dâhil edildiğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, söz konusu dönüşümü kronolojik bir perspektifle incelemeyi amaçlamakta; nefret söylemi kavramının uluslararası ve ulusal hukuk düzenlerinde geçirdiği evrimi, özellikle cinsel yönelimin bu kapsama dâhil edilmesi süreci üzerinden ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, yalnızca normatif düzenlemelerdeki değişim değil, aynı zamanda bu normların yargısal düzeyde nasıl yorumlandığı da analiz edilmektedir. Nitekim Türkiye bakımından da bağlayıcı nitelik taşıyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) çerçevesinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı bu dönüşümün en görünür yansımalarından birini oluşturmaktadır. Mahkeme, zaman içerisinde geliştirdiği kararları aracılığıyla cinsel yönelime dayalı ifadeleri giderek daha açık bir biçimde nefret söylemi kategorisi içinde değerlendirme eğilimi göstermiş; özellikle son dönem içtihatlarında bu tür ifadelerin Sözleşme’nin 17. maddesi (hakları kötüye kullanma yasağı) kapsamında doğrudan koruma dışında bırakılabilmesi, bu dönüşümün önemli bir göstergesi hâline gelmiştir. Bununla birlikte, nefret söylemiyle mücadele amacıyla getirilen sınırlamaların kapsamının genişlemesi, 10. maddenin (ifade özgürlüğü) sınırlarının daralabileceği yönünde bazı endişeleri de beraberinde getirmektedir. Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğünün yalnızca zararsız veya kabul gören düşünceler için değil, rahatsız edici ve tartışmalı görüşler için de güvence oluşturduğu dikkate alındığında, bu sınırın dikkatle çizilmesi gerektiği açıktır. Bu nedenle güncel tartışmalar, bir yandan insan onurunun korunması ve kamu barışının sağlanması adına nefret söylemiyle mücadele ihtiyacını kabul ederken, diğer yandan ifade özgürlüğünün aşırı daraltılmaması gereğine odaklanmaktadır.