Dergiler / Cumhuriyet İlahiyat Dergisi / 2020 / Cilt: 24 - Sayı: 3

Kelam İlminin Bilimsel Kimliğiyle İlgili Tartışmaların Memlük Coğrafyasındaki Yansımaları

Reflections of the Debates on the Scientific Character of Islamic Theology in Mamlūk Territory

Sayfa
1059–1080
DOI
—

Özet

13.-15. yüzyıllar arasındaki zaman diliminde özellikle Şam-Mısır hattında hâkimiyet kuran Memlükler döneminde dinî düşüncenin nasıl bir seyir takip ettiği sorusu, çeşitli açılardan incelenmeyi hak etmektedir. Memlük topraklarını yoğuran düşünce, aynı zaman diliminde başta Konya, Kayseri, Sivas olmak üzere Anadolu coğrafyasından, Tebriz merkezli olarak Bağdat, Şiraz, Belh, Merv hattında hüküm süren İlhanlı topraklarından, Semerkant ekseninde Anadolu, Orta Asya ve İran coğrafyasına hâkim olan Timurlular’dan, Delhi merkez olmak üzere varlığını sürdüren Delhi Sultanlığına ait topraklardan ve Mağrib hattında varlığını sürdüren Endülüs’ten beslenen kanallara sahiptir. Bu kanallar, İslam coğrafyasında üretilen düşüncenin Memlükler’in hâkimiyeti altındaki Şam-Mısır havzasına aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır. İslam düşüncesinin on ikinci yüzyıldan sonraki seyrini, İbn Sînâcı felsefeyle karşılaşan dinî düşüncenin kendi akacağı yatağı bulma arayışı olarak görmek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında bir taraftan Fahreddîn er-Râzî’nin (öl. 606/1210) gerek İbn Sînâcı düşüncenin imalarını açığa çıkarmaya gerekse kelam ilmine felsefî bir hüviyet kazandırmaya yönelik çabaları, diğer taraftan İbn Arabî’nin (öl. 638/1240) teori ve yöntem açısından meşşâî ve kelamî düşünceye yönelttiği eleştiriler, dinî düşüncenin o dönemdeki krizini aşmaya yönelik arayışları temsil etmektedir. Memlükler, söz konusu arayışların dinî düşüncenin hassasiyetleri ve duyarlılıkları açısından test edilip tartışıldığı bir süreçte tarih sahnesinde kendisine yer bulmuştur. Bu tabloda kelam düşüncesi açısından cevaplanmayı bekleyen soru, kelam ilminin, temel iddia ve kabullerini terk etmeden İbn Sînâ metafiziğinin temel kavram ve nosyonlarıyla dönüştürülüp geliştirilmesine yönelik çabanın, dayanakları, yöntemi ve tazammunları açısından dinî düşüncenin temel kodlarıyla uyumlu, meşru bir zeminden hareket edip etmediğidir. Bu bağlamda, kelam düşüncesi özelinde, birbirleriyle etkileşim halinde olan üç çizginin varlığı göze çarpmaktadır: i. Şemseddîn Eykî (öl. 697/1298), Safiyyüddîn el-Hindî (öl. 715/1315), Şemseddîn İsfahânî (öl. 749/1349), İbn Şerefşah (öl. 715/1315), Tâceddîn Tebrîzî (öl. 746/1345), İbn Mübârekşâh (öl. 784/1382’den sonra), İbnü’l-Hümâm (öl. 861/1457), Şemseddîn Bisâtî (öl. 842/1439) gibi düşünürlerce temsil edilen felsefî teoloji. ii. Temsilini özellikle Tâceddîn Sübkî (öl. 771/1370) ve o çizgideki düşünürlerde bulan usûlü’d-dîn’i tesise yönelik teoloji. iii. İbn Teymiyye’nin (öl. 728/1328) felsefî kelam eleştirisi. Râzî ve takipçileri ile birlikte şekillenen birinci tavır, felsefî kelamın Memlük topraklarındaki yansımasını temsil etmektedir. Felsefî kelam projesi hem İbn Sinacı felsefenin imalarını ortaya koyup onunla hesaplaşmayı hem de kelam ilminin felsefî kavram ve kategorilerle dönüştürülmesini içeren iki yönlü bir süreci içeriyordu. Bunun iki yönlü oluşu, Memlük düşünürleri arasında ikinci ve üçüncü yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açtı. İkinci yaklaşım, felsefî kelam projesinin dinî düşüncenin temel ilkelerini, hassasiyet ve duyarlılıklarını yok saydığını ileri sürenlere karşı, onun, usûlü’d-dîn’i inşa etmenin bir aracı olduğunu ortaya koymak suretiyle meşruiyetini savunan bir çizgiyi temsil etmektedir. Gerek mantığın bir araç olarak kullanılmasının gerekse felsefî kavram ve şemaların kelam ilmine entegre edilmesi sürecinin, kelamcılarla filozofları aynı meseleleri tartışabilecek bir zeminde buluşturması, bu tavrın en önemli ve güçlü yönü gibi görünmektedir. Diğer taraftan bu yaklaşımın yüzleşmek zorunda olduğu en önemli sorun, bir düşünce geleneğinin, farklı metafizik ilkelere dayanan bir felsefî dizgeden birtakım kavram ve kategorileri alarak dönüşmesinin onun aslî hüviyetini paradigmatik bir değişime uğratıp uğratmayacağıdır. Üçüncü yaklaşım, kelam düşüncesinin Fahreddîn er-Râzî ile birlikte geçirdiği dönüşümü düşünsel-tarihsel akışın doğal bir parçası olarak değerlendiren önceki iki görüşe karşıt olarak, bunu, dinî düşüncenin tarih boyunca içerisinde aktığı nehrin yatağını değiştirme çabası olarak gören diğer bir tavrı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı felsefî kelamın hangi kanallarla Memlük coğrafyasına intikal ettiğini tespit ettikten sonra temel tavırları kelam ilminin bilimsel kimliği tartışması bağlamında ortaya koymaktır. Naslardaki verilerin temelinde yer alan rasyonaliteyi açıklığa kavuşturma arayışını temsil eden bu yaklaşım, kutsal metnin gerçekliğinde ve herkesçe benimsenen inançta tezahür etmiş olan dinî rasyonalitenin kendi kendine yeterliliği fikrine yaslanmaktadır. Bu tavır, herhangi bir bilimsel-fiziksel teoriden bağımsız, salt naslardan hareketle rasyonel bir teoloji inşa etmenin nasıl mümkün olacağı sorunuyla yüzleşmek durumundadır. Naslardaki verilerin temelinde yer alan rasyonaliteyi açıklığa kavuşturma arayışını temsil eden bu yaklaşım, kutsal metnin gerçekliğinde ve herkesçe benimsenen inançta tezahür etmiş olan dinî rasyonalitenin kendi kendine yeterliliği fikrine yaslanmaktadır.

Abstract

The question of what course religious thought have taken between the thirteenth and fifteenth centuries, especially in Egypt and Damascus under the Mamlūks reign deserves to be examined from various aspects. The theological, philosophical and religious formations that shaped the theoretical discourse in Mamlūk lands has been influenced by cultural inputs from various cities such as the Anatolian cities, notably Konya, Kayseri, Sivas; the Tabrīz-centered Īlkhānate cities, especially Baghdād, Shīrāz, Balkh, Merv; the Samarqand-centered Tîmūrids which reigned over central Asia and Iranian lands; the Delhi Sultanate’s territories and from the Maghrib-centered Andalusia. These channels played an important part in transmission of scholarly knowledge to the Mamlūk lands. The course of Islamic thought after the twelfth century which witnessed a confrontation of religious thought with Avicennian philosophy is possibly considered as a quest for a riverbed to flow away. In this respect the endeavours of Fakhr al-Dīn al-Rāzī (d. 606/1210) to trace the Avicennian philosophy’s implications and to introduce philosophical character to Kalām on the one hand and Ibn al-Arabī’s (öl. 638/1240) criticisms against the peripatetic philosophy and Kalām discourse on the other represents the quests for resolutions to overcome the crisis of religious thought. The Mamlūks who ruled especially Syria and Egypt between the thirteenth and fifteenth centuries, appeared in the period in which the aformentioned quests have been tested. In this sense, the question that needs to be answered with regard to Kalām discourse is that: Is the attempt to appropriate of Avicenna’s metaphysics’ fundamental concepts and distinctions into Kalām compatible with basic codes and foundations of religious thought? In this context, with regard to Islamic theology (Kalām), three intellectual approaches draw attention: i. philosophical theology represented by scholars such as Shams al-Dīn Aykī (d. 697/1298), Safī al-Dīn al-Hindī (d. 715/1315), Shams al-Dīn al-Isfahānī (d. 749/1349), Ibn Sharaf Shāh (d. 715/1315), Tāj al-Dīn Tabrīzī (d. 746/1345), Ibn Mubārak Shāh (d. 784/1382), Ibn al-Humām (d. 861/1457), Shams al-Dīn Bisātī (d. 842/1439). ii. creedal theology, i.e. using speculative theology only in service for building the creed, represented by scholars such as Tāj al-Dīn al-Subkī (d. 771/1370). iii. Ibn Taymiyya’s (d. 728/1328) criticism for philosophical theology. The aim of this study is to determine the ways in which philosophical theology was transmitted and to analyse the two intellectual approaches toward philosophical theology within the debate on the scientific character of Islamic theology. The representatives of the first, i.e. the philosophical theology in Mamlūk lands reflect Fakhr al-Dīn al-Rāzī’s followers’ legacy. The rise of philosophical theology after al-Rāzī and his followers contains a twofold process: The first is to trace Avicennian philosophy’s implications and encountering with them. The second aspect is the transformation of Kalām discourse by exercising philosophical notions and categories on it. This twofold process led to the second and third approaches among Mamlūk scholars. The second one is to defend the legitimacy of philosophical theology and reject the assertion that its philosophical aspect did not flourish from its exact nature indigenously and therefore led to contradictions with the fundamental principles of religious thought. The point this approach must face is whether the integration of some philosophical notions and categories with the science of kalam has led to a paradigmatic shift which would affect its structure and nature. The third is to suggest that the philosophical theology deserves to be labelled as a shifting riverbed in which the religious thought have been flew away. According to this point of view the thing to do is to elucidate the rationality underlying the data in the sacred texts. Beside the problem of constructing a rational theology merely on the basis of sacred texts, the point that this approach must face is whether this elucidation itself is a kind of philosophical theology.