Dergiler / Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi / 2010 / Cilt: 51 - Sayı: 2
Kamusal Aklın Sınırları İçinde Din (John RAWLS'un Düşünceleri Bağlamında)
- Sayfa
- 291–314
- DOI
- —
Özet
Son asrın en etkili siyaset düşünürlerinden, belki de en etkilisi olan John Rawlsun Adalet Teorisi adlı eseri ile siyaset felsefesini canlandırdığı kabul edilmektedir. Öncelikle Kant- çı numenal ben ve sözleşme teorisine dayanan bu eserinde, Rawls hakkaniyet olarak adalet isimli oldukça derinlikli bir adalet teorisi ortaya koymaya çalışmıştır. Bununla birlikte Rawls dini meselelere odaklanmamıştır. Fakat zaman içerisinde toplumsal ve siyasal atmosferdeki değişimler siyaset felsefesinin gündemini beklenmedik şekilde de- ğiştirmiştir. Modernizm etkisini yitirdikçe, postmodernizm, dinlerin kendileriyle kültü- rel, toplumsal ve siyasal güç kazanabilecekleri yeni fikirlerle belirmiştir. Rawls değişimi kavrayarak kendisini bu yeni olguya adapte etmiştir. Bu nedenle, o, hakkaniyet olarak adaletimetafizik kılan gerisindeki bir teoriye atıfla tanımlamak yerine, liberalizme şa- şırtıcı bir yaklaşım geliştirmiştir. Artık o, demokratik bir toplumda makul fakat uzlaşmaz öğretileri olan yurttaşların keza siyasal bir adalet anlayışını da nasıl benimseyebilecekleri (veya benimseyip benimseyemeyecekleri) ile ilgilenmektedir. Dinlerin, müteal temelleri nedeniyle, en sorunlu öğretiler sayıldıkları görülmektedir. Rawlsa göre, kamusal akıl ise, siyasal adalet meselelerine gönüllü olarak dahil olması beklenen makul yurttaşların müşterek akılları olarak ortaya koyar ki, bu dar bir kamusal alan ve dinlere karşı Rawlsun düşündüğü kadar kapsayıcı değil bilakis dışlayıcı bir tutulma neticelenmiştir.
Abstract
Of the most influential political thinkers in the last centruy, perhaps the most influential one, John Rawls is said to have revived the political philosophy by A Theory of Justice. In this book, primarily based on Kantian noumenal self and social contract theory, he tried to formulate a highly complicated theory of justice called justice as fairness . Rawls did not, however, dwell on religious matters. But, day by day, new developments in social and political milieu unprecedentedly changed the agenda of political philo- sophy. As modernism fades away, postmodernism has emerged with a bunch of new ideas with which religions again are able to have cultural, sociological and political power. Rawls has seen this point and engaged himself to the new reality. That s why, instead of defining the justice as fairness with reference to a background theory that makes it metaphysical , he has developed a surprising approach to liberalism. Now, he is concerned about how (or whether) the citizens with reasonable but irreconcilable doctrines in a democratic society can also accept a political conception of justice. It seems that religions are regarded as the most problematic doctrines because of their transcendent basics. Accoridng to Rawls, public reason is the common reasons of reaso- nable citizens who are expected to voluntarily enter into the matters related to political justice, which results in a narrow public sphere and exclusive, not as inclusive as Rawls thinks, approach to the religions.