Journals / Kadın/Woman 2000 - Kadın Araştırmaları Dergisi / 2020 / Cilt: 21 - Sayı: 2
Contingency, Feminism and Politics
- Pages
- 43–57
- DOI
- —
Abstract
Contingency implies that something did not have to be as it is or it could have been otherwise. If something is contingent, it does not only mean that it is not necessary, but it also means that its foreseen objectives cannot be achieved or it can produce unexpected consequences. Contingency thus has two constraints largely due to the nature of political action as Hannah Arendt points out: irreversibility and unpredictability of action. Feminism offers both a political theory and a political practice based on contingency against male dominated politics whose intention is to tame the contingency of action. First of all, feminism is contingent by its fundamental argument: even though patriarchy has taken different cultural forms and has been articulated with different modes of production, it is not either natural or necessary. Second, feminism is contingent by its form of action: every struggle against patriarchy in everyday life has an effect on the structural transformation. As a transformative force, feminism is directly and deeply related to politics in terms of collective action. It is not only a struggle against patriarchy, but it also presents a treasure of experience concerning the meaning of contemporary political action. It does not only theorize patriarchal societies, but it also produces the means to theorize politics in a broader sense. This article discusses, with reference to Arendt, the possibilities of thinking the principles of contingent political action through feminism, and its contributions to political action in a broader sense.
Özet
Olumsallık, bir şeyin böyle olmak zorunda olmadığını ya da başka türlü olabileceğini ifade eder. Bir şeyin olumsal olması sadece zorunlu olmaması demek değil, aynı zamanda öngörülmüş amaçlarının gerçekleşmeme ya da öngörülmemiş sonuçlarının doğma olasılığı taşıdığı anlamına gelir. Bu özellikleriyle olumsallık, Hannah Arendt’in de vurguladığı, eylemin doğasına bağlı iki kısıtla maluldür: İlki eylemin geri döndürülemezliği, ikincisi ise belirsizlikler içinde meydana gelen eylemin öngörülemezliği. Feminizm, eylemin olumsallığını ehlileştirmeye yönelik erkek egemen siyaset biçimine karşı olumsallığa dayalı bir siyasal kuram ve pratik sunmaktadır. Öncelikle feminizm, temel savı itibariyle olumsaldır; kültürel olarak farklı biçimler alsa ve yüzyıllar içinde değişen farklı üretim ilişkileriyle eklemlense de ataerki, doğal ve zorunlu değildir. İkinci olarak feminizm, eylem biçimi açısından olumsaldır; gündelik hayatta ataerkiye karşı verilen her mücadele, büyük yapıların dönüştürülmesinde bir etki yaratır. Olumsallığa dayalı bir kuram ve hareket olarak feminizm, siyasete, feminist mücadelenin ötesinde daha doğrudan bir ilişkiyle bağlıdır. Feminist mücadele sadece ataerkiye karşı verilen bir mücadele değil, siyasal eylemin anlamına dair çağdaş bir deneyim kaynağıdır. Feminist kuram, sadece toplumlara kök salmış erkek egemenliğini değil, ortak yaşamın ortaklaşa düzenlenmesi anlamında genel olarak siyaseti de kuramlaştıracak araçlar sunar. Dolayısıyla feminizm bir yandan siyaset kuramından beslenirken, diğer yandan oluşturduğu deneyim mirasıyla siyaset kuramının ufkunun belirlenmesinde rol oynayan bir kaynaktır. Bu çalışmada, Arendt’in işaret ettiği tarzda olumsallığa dayalı bir siyasal eylemin pusulası olabilecek ilkeleri feminizmden doğru düşünmenin olanakları ve bunun geniş anlamda siyasal eyleme katkıları ele alınacaktır.