Journals / Kebikeç İnsan Bilimleri İçin Kaynak Araştırmaları Dergisi / 2012 / Sayı: 34

Abduction with (Dis)honor: sovereigns, brigands, and heroes in the ottoman world

İnsan kaçırmanın namuslu ve namussuz halleri: Osmanlı Dünyasında hükümdarlar, eşkıyalar ve kahramanlar

Pages
41–60
DOI
—

Abstract

This essay is interested in the ways in which acts of abduction, their significations, and the identities of abductors changed over the course of the sixteenth and seventeenth centuries. At the start of this period, abduction was a positive force for the honor and reputation of the Ottoman sultanate, but it gradually turned into an act that threatened the state’s authority. Powerful abductors -those whose deeds aroused public admiration or alarm, or perhaps both- are our principal subject. If at the start of the sixteenth century abduction was an act that could enhance a monarch’s renown, it was losing its force as emblematic conduct of the royal victor. By the mid-century, the ideal sultan was less a warrior of legendary prowess than a prudent statesman more interested in treaties with his enemies than personal violence against them. Moreover, he was now the prosecutor of abduction. Around 1540, imperial law began to crack down on abduction by prescribing the dire punishment of castration. As if in response, the uses of abduction as a public assertion of honor, power and valor began to be appropriated by opponents of the government’s vision of order - rebels and disaffected servants of the state.

Özet

Bu makalede onaltıncı ve onyedinci yüzyılda insan kaçırma olaylarının, bu olayların anlamının ve bu suçun faillerinin kimliklerinin nasıl değiştiği irdelenmektedir. Bu dönemin başlarında insan kaçırma Osmanlı İmparatorluğu’nun şan ve şerefini olumlu açıdan pekiştiren bir güçtü, ancak zaman içerisinde giderek devletin otoritesini tehdit eden bir eylem niteliği kazandı. Kamuoyunda hayranlık ya da korku, hatta belki bu iki duyguyu aynı anda uyandıran kaçırma eylemlerinin güçlü aktörleri, bu makalenin asıl konusudur. Onaltıncı yüzyılın başında insan kaçırma bir hükümdarın şanını güçlendirecek bir eylem olsa da aynı muzaffer hükümdar sembolik açıdan hakimiyet gücünü kaybetmektedir. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde ideal padişah portresi efsanevi kahramanlıklarıyla bilinen bir savaşçıdan ziyade düşmanlarına karşı kişisel şiddet uygulamak yerine onlarla anlaşmalar imzalama yolunu seçen ihtiyatlı bir devlet adamı olarak çizilir. Dahası, artık kaçırma olaylarında savcı rolündedir. 1540 yıllarında imparatorluk kanunları kaçırma konusunda sert tedbirlere başvurarak sorumlusuna iğdiş edilme gibi korkunç bir cezayı uygun görür. Bu uygulamaya misilleme yaparcasına halk nazarında şeref, güç ve yiğitlik iddiasında bulunmak için adam kaçırmak, yönetimin sosyal düzen görüşünün muhalifleri, yani asiler ve devletin memnuniyetsiz memurları tarafından benimsenmeye başlar.