AI Summary & Key Takeaways
AI InsightThe findings demonstrate that a pluralist rights-based framework grounding universal minimum rights and recognizing cultural differences addresses the limitations of both approaches.
📌 3 Key Takeaways
Abstract
Global justice is a contested field that centers on the tension between state sovereignty and universal moral responsibility. The interdependence deepened by globalization has made this tension more pronounced, while the question of which normative principles should guide the addressing of inequalities remains unanswered. The existing literature either approaches global justice debates from a single perspective or fails to adequately connect normative frameworks with institutional dimensions. This gap is particularly pronounced in Turkish international relations scholarship, where post-Rawlsian cosmopolitan and communitarian debates remain underexplored. To address this gap, this study examines the normative foundations of global justice and their institutional correspondence in the international system. This study argues that global justice cannot be fully explained through Rawls’s nationally bounded framework, communitarian approaches, or cosmopolitanism, and that a pluralist rights-based framework is necessary. Adopting a normative and comparative approach, the study examines Rawls’s A Theory of Justice and The Law of Peoples alongside cosmopolitan approaches by Beitz, Pogge, Caney, and Nussbaum, and communitarian approaches by Miller, the English School, Walzer, and Sandel. The study shows that Rawls’s principles face serious challenges at the global level, and reveals how the United Nations’ institutional inadequacy exposes the limitations of both approaches. The article's contribution lies in repositioning Rawls as both a foundational reference and a limitation, constructing a pluralist rights-based synthesis, and connecting this debate to the United Nations. The findings demonstrate that a pluralist rights-based framework grounding universal minimum rights and recognizing cultural differences addresses the limitations of both approaches.
Özet
Küresel adalet, devlet egemenliği ile evrensel ahlaki sorumluluk arasındaki gerilimi merkeze alan tartışmalı bir alandır. Küreselleşmenin derinleştirdiği karşılıklı bağımlılık bu gerilimi daha da belirginleştirmekte, eşitsizliklerin hangi normatif ilkeler temelinde ele alınacağı sorusu ise yanıtsız kalmaktadır. Mevcut literatür, küresel adalet tartışmalarını ya tek bir yaklaşım ekseninde ele almakta ya da normatif bakışı kurumsal boyutla yeterince ilişkilendirememektedir. Bu boşluk Türkçe uluslararası ilişkiler literatüründe özellikle belirgindir. Rawls sonrası kozmopolitan ve toplumcu tartışmalar bu alanda yeterince ele alınmamaktadır. Bu boşluğu gidermek amacıyla çalışma, küresel adaletin hangi normatif varsayımlar temelinde tanımlanabileceğini ve bu varsayımların ne ölçüde kurumsal karşılık bulduğunu sorgulamaktadır. Çalışma, küresel adaletin ne Rawls’ın ulusal ölçekle sınırlı normatif çerçevesiyle ne toplumcu yaklaşımlarla ne de kozmopolitanizmle tam olarak açıklanamayacağını ve çoğulcu hak temelli bir normatif çerçevenin gerekli olduğunu savunmaktadır. Bu araştırmada kuramsal yaklaşımlar normatif bir perspektiften karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Rawls’ın A Theory of Justice ve The Law of Peoples eserleri, kozmopolitan (Beitz, Pogge, Caney, Nussbaum) ve toplumcu (Miller, İngiliz Okulu, Walzer, Sandel) yaklaşımlarla birlikte ele alınmıştır. Rawls’ın adalet ilkelerinin küresel düzeydeki güçlükleri gösterilmiş, kozmopolitan ve toplumcu yaklaşımlar karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Birleşmiş Milletler’in normatif ilkeleri kurumsal pratiğe taşımadaki yetersizliği her iki yaklaşımın sınırlarını açığa çıkarmaktadır. Makalenin özgün katkısı, Rawls’ı hem kurucu metin hem de aşılması gereken sınır olarak konumlandırması, çoğulcu hak temelli bir sentez inşa etmesi ve bu tartışmayı Birleşmiş Milletler’in kurumsal yapısıyla ilişkilendirmesidir. Bulgular, evrensel asgari hakları somutlaştıran ve toplulukların kültürel farklılıklarını kurumsal biçimlerde tanıyan çoğulcu hak temelli bir normatif çerçevenin her iki yaklaşımın sınırlılıklarını giderdiğini göstermektedir.