AI Summary & Key Takeaways
AI InsightOverall, the Turkish case illustrates that middle powers are not merely passive actors adapting to great power rivalry, but can also function as constructive contributors to regional and global stability.
📌 3 Key Takeaways
Abstract
The full-scale military invasion launched by the Russian Federation against Ukraine on 24 February 2022 has generated a fundamental transformation in the European security architecture established in the post–Cold War era. This war is not merely a regional conflict; rather, it represents a multidimensional turning point in which NATO’s deterrence posture has been reshaped, the European Union’s pursuit of strategic autonomy has accelerated, and energy, food, and supply chain security have become integral elements of contemporary security thinking. Within this evolving environment, intensified great power competition has also expanded the room for manoeuvre available to middle powers in recalibrating their foreign policy strategies. This study analyses Turkiye’s hedging strategy and multidimensional diplomatic practices during the Russia–Ukraine War, with the aim of assessing their implications for European security. In the international relations literature, hedging is defined as a flexible foreign policy strategy employed by middle powers to manage uncertainty, mitigate risks, and preserve strategic autonomy. Building on the theoretical contributions of scholars such as Evelyn Goh and Kuik Cheng-Chwee, the study argues that hedging constitutes a multilayered behavioural pattern that goes beyond conventional strategies of balancing or alignment.Throughout the conflict, Turkiye has adopted a dual-track approach. As a NATO member, it has supported Ukraine’s territorial integrity and contributed to defence cooperation and humanitarian assistance. Simultaneously, it has maintained energy, trade, and diplomatic relations with Russia, thereby preserving channels of dialogue. The balanced implementation of the Montreux Straits Convention has helped to limit military escalation in the Black Sea, reinforcing Turkiye’s role in maintaining regional stability. In addition, diplomatic initiatives hosted in Istanbul and Antalya, the Black Sea grain corridor agreement, and prisoner exchange arrangements have demonstrated Turkiye’s mediation and humanitarian diplomacy capacity. The study concludes that Turkiye’s multidimensional foreign policy approach has played a complementary and balancing role in European security. Overall, the Turkish case illustrates that middle powers are not merely passive actors adapting to great power rivalry, but can also function as constructive contributors to regional and global stability. In this context, Turkiye’s position during the Ukraine War offers a valuable empirical case for assessing the applicability of hedging strategies within the European security framework.
Özet
Rusya Federasyonu’nun 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya yönelik başlattığı tam ölçekli askeri işgal, Soğuk Savaş sonrası dönemde şekillenen Avrupa güvenlik mimarisinde köklü bir dönüşüme yol açmıştır. Bu savaş, yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değil; NATO’nun caydırıcılık anlayışının yeniden yapılandığı, Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik arayışlarının ivme kazandığı ve enerji, gıda ile tedarik zinciri güvenliğinin güvenlik kavramının ayrılmaz unsurları hâline geldiği çok boyutlu bir kırılma noktası olarak değerlendirilmektedir. Bu yeni güvenlik ortamı, büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı bir bağlamda orta ölçekli devletlere dış politika tercihlerini yeniden şekillendirme alanı açmıştır. Bu çalışma, Türkiye’nin Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde benimsediği hedging stratejisini ve çok yönlü diplomatik uygulamalarını analiz ederek, bu yaklaşımın Avrupa güvenliği üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe hedging, orta güçlerin belirsizlik ortamında riskleri yönetmek ve stratejik özerkliklerini korumak amacıyla başvurdukları esnek bir dış politika modeli olarak ele alınmaktadır. Evelyn Goh ve Kuik Cheng-Chwee’nin kuramsal yaklaşımlarından hareketle çalışma, hedging’in yalnızca dengeleme ya da eklemlenmeden ibaret olmadığını, çok katmanlı bir davranış biçimi sunduğunu ileri sürmektedir. Türkiye, savaş sürecinde NATO üyesi olarak Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklemiş; savunma işbirliği ve insani yardımlara katkı sağlamıştır. Aynı zamanda Rusya ile enerji, ticaret ve diplomatik ilişkilerini sürdürerek iletişim kanallarını açık tutmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin dengeli uygulanması Karadeniz’de askeri tırmanmayı sınırlandırırken, İstanbul ve Antalya’da yürütülen diplomatik girişimler, tahıl koridoru anlaşması ve esir takasları Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesini ortaya koymuştur. Sonuç olarak çalışma, Türkiye’nin çok boyutlu dış politika yaklaşımının Avrupa güvenliği açısından dengeleyici ve tamamlayıcı bir rol oynadığını savunmaktadır. Türkiye örneği, orta güçlerin büyük güç rekabeti ortamında yapıcı ve etkili aktörler olabileceğini gösteren önemli bir ampirik örnek sunmaktadır.