Dergiler / Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dergisi / 2011 / Cilt: 28 - Sayı: 1
İkinci doğayı üretmek: kentsel algıda kültürel politikaların eleştirisine doğru / ABD bağlamı, 1850-1940
- Sayfa
- 147–164
- DOI
- —
Abstract
Çevresel dönüşüm gerçekte, doğa ve kültür arasında sürekliliği olan şiddetli bir gerilime işaret eder; bir diğer deyişle, toplumsal fayda adına birinci doğanın siyasi bir program ve ideolojik araçlar vasıtasıyla üretimi, bir tür çatışma anlamına gelir ve bu, Marks’ın ikinci doğa tanımıyla örtüşür. Burada özellikle altı çizilmesi gereken olgu, kentleşmenin, doğa ve kültür arasında süregelen mücadelenin hem öznesi hem de nesnesi konumunda olduğudur. Yazımız bu noktada, yukarıda özetlediğimiz kuramsal çerçeveye bağlı kalarak, İç-savaş ve İkinci Dünya Savaşı arasında, bu süreci örgütleyen çok özel bir bağlama, Amerikan kentleşme tarihine bakarak, doğa ve kültür çatışmasının mekan üzerinden okunabilirliğini sınamaya çalışmaktadır. Kentleşmenin araçsallaştırılmasının meşrulaştırılması süresince ortaya konulan söylemler ve farklı ideolojik arkitiplerin iki savaş arasındaki ütopyan tezahürleri, araştırmamızın örneklemelerini içermektedir. Doğa ve kültür arasındaki çatışma, temelde Arkadyan bir ideolojik yapılanma ile, 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kendisini tek egemen üretim modu olarak kabul ettiren endüstriyel-kapitalist olgu arasındadır. Daha önceleri, neredeyse popüler bir anlatıya dönüşen “öncü kültürü” (frontier culture), kapitalist üretimin baskın tavrı karşısında yeniden yapılanarak, alışık olmadık kentleşme söylem ve mekansal uygulamaların oluşumuna yol açar ve özellikle, endüstrileşmeye paralel gelişen yeni siyasa, “metropolitan” bir algıyı ve ona takılı kültürel kodları, gündelik hayat ve üst-kültür alanlarına da taşır. Burada, yeni disipliner yapılanmalar ile mesleki söylem ve uygulama alanlarının, İkinci Dünya Savaşı başlarına kadar ne denli etkin olduğunun altı çizilmelidir: Siyasi erkin, doğa ve kültür çatışmasına ilişkin ideolojik tercih ve yaptırımları, söylemsel ve yasal olanın çok ötesine taşınmış; mimarlık ve planlama disiplinleri aracılığı ile neredeyse birer sosyal mühendislik projelerine dönüşmüştür. Doğa, ilkesel olarak ahlaki bir dayanak; buna karşılık metropolis, egemen siyasetin ideolojik mekanıdır: Ahlaki dayanak ile ideolojik mekan arasında süregelen yüzyıllık savaş ise farklı ütopyalar aracılığı ile meşruiyet zemini elde etme uğraşısındadır. Bu noktada metin, farklı dönemlerde ileri sürelen, yeri geldiğinde de siyasi iradenin yaptırımları ile uygulanan söz konusu mekansal ütopyaları tartışmaktadır. Mekansal ütopyaların, kültür politikaları ile süregelen ilişkisi çok önemlidir. Sonuçta bilinmesi gereken şey, kültür üzerinden yürütülen siyasetin, mimarlık ve özellikle kent mimarlığını, üretim ilişkileri bağlamında doğrudan etkilediğidir. Metinde ileri sürülen sav da dolayısıyla, bir görüşün bir başka görüşe görece üstünlüğünün çok ötesindedir: Söylemsel formasyon ve pratikler arasında süregelen çatışma üzerinden mekan tarihlerinin irdelenmesi, eleştirel bir okuma yapılabilmesi açısından önemli ipuçları sunmaktadır.