Dergiler / Kader / 2020 / Cilt: 18 - Sayı: 2

KELÂM’DA “TA‘LÎM-İ ESM”: DİL TEORİLERİ BAĞLAMINDA İLÂHÎ MÂNALARIN İSİMLENDİRİLMESİ MESELESİ

THE THEORY OF TA‘LIM AL-ASMA IN KALÂM: THE MATTER OF NAMING DIVINE MEANINGS IN THE CONTEXT OF LANGUAGE THEORIES

Dergi
Kader
Sayfa
500–538
DOI
—

Özet

Kur’ân’da, Bakara Sûresinin 31. ayetinde, Hz. Âdem’e bütün isimlerin öğretildiği belirtilmektedir. Söz konusu âyet,ilâhî kudretin dilin kaynağı üzerinde belirleyici olduğuna işaret etmektedir. Bununla birlikte insanların sürekliyeni düşünceler keşfettikleri, kavramları belirtmek üzere semboller icat ettikleri bilinen bir gerçektir. Bu durumdinî düşüncede özellikle dil ve hakikat arasında mutlak ve statik ile mukayyet ve dinamik olanı bağdaştırmayızorunlu kılmaktadır. Bu nedenle kelâmcılar da tarihsel süreçte Kur’ân’da işaret edilen hakikatlerin mutlak boyutuile hayatın yenilikçi ve dinamik boyutu arasında bir anlama ve anlamlandırma faaliyetini icra etmişlerdir. Busorumluluk günümüzde de devam etmektedir. Fakat modern dönemde, dil, düşünce ve varlık ilişkisinin kelâmdüşüncesinde neye tekâbül ettiğini tespit etmek için öncelikle konunun klasik kelâm kaynaklarındakiizdüşümlerini bilmek gerekmektedir. Bu amaçla tasarlanmış çalışmamızda ta‘lim-i esmâ meselesi bağlamında ilâhîmânaların isimlendirilmesinin hakikat ve değeri irdelenmiştir. Bu bağlamda araştırmada öncelikle dil teorilerine,dil düşünce ilişkisine ve ilâhî mânaları belirtmek üzere kurucu kaynaklarda kullanılan isimlerin tevkîfî olupolmadığı meselesine odaklanılmıştır. Esasında ta‘lîm-i esmâ konusu, Kur’ân merkezli bir mesele olmasına rağmenzât-sıfat ilişkisi ve halku’l-Kur’ân gibi gerilimli tartışmaların gölgesinde kalmıştır. Bununla birlikte kelâmcılarınzât-sıfat, halku’l-Kur’ân, hüsün ve kubûh meselelerine yaklaşımlarından hareketle onların ilâhî mânalarınisimlendirilmesi konusundaki görüşlerine ulaşmak mümkün olmuştur. Araştırmada görüleceği üzere kelâmcılarınta‘lîm-i esmâ meselesine yaklaşımları onların zât ve sıfat anlayışları ile paralellik arz etmektedir. Zira Allah’ın birismi olması bakımından bazı kelimelerin hem anlam hem de lafız olarak kadîm bir belirlenmişliğe sahip olupolmadığı meselesinin ortaya çıkması aynı zamanda Kelâm’da ilâhî mahiyet konusundaki tartışmaların birdevamıdır. İlâhî isimler ezelî bir belirlenmişliğe sahipse, bu durumda her ismin Allah’a izafe edilmesinin kaynağıda ezelî olacaktır. Ayrıca beşer dilinde ifade bulan isimler, Allah’ın adları ile aynı ise bu da tecsîme yol açacaktır.İsimler Allah’ın zâtından ayrı ve gayrıdır denilse birden fazla ezelî ve ebedî varlık olacaktır. Bu kadar çok sayıdaezelî ve ebedî varlığın bulunması ise tevhîd ilkesine aykırıdır. Ne var ki sıfat ile zâtın zihinde birbirinden ayrılmasıile dış dünyada bir ve beraber bulunması arasındaki ayrım fark edilmediği durumlarda sıfatlar, zâtın dışında veondan bağımsız, zâta zâid şeyler gibi anlaşılmıştır. Bu bağlamda Mu‘tezilî kelâmcılar Allah’ın zâtını hâdisniteliklerde tenzîh ederken kıdem kavramına büyük önem vermişler, âlemle ilişkili olan ilâhî eylemleri, zâtlaözdeş yetkinliklerle temellendirdikleri için âlemde tahakkuk eden bütün varlıkları muhdes kategorisinealmışlardır. Bu nedenle, her ne kadar Allah’ın zâtı ile alîm olduğu belirtilse de ilâhî ilmin zaman ve mekânkoşullarındaki ontolojik ve epistemolojik tahakkuku âlemin muhdesliği içinde tasarlanmıştır. Bu açıdanbakıldığında Mu‘tezilî kelâmcılara göre Kur’ân’da belirtilen isimler tıpkı Kur’ân’ın kendisi gibi hâdistir. Bunlarmâna itibari ile ilâhî ilmin sınırları içinde olmakla birlikte kelimeleri itibari ile beşerîdir. Dolayısıyla Ebû AliCübbâî’de karşılık bulduğu üzere insanların konuşmalarında Allah’ı tarif etmek üzere kullandıkları bu isimlerıstılâhîdir. Allah’ın zât ve sıfatlarını bir iletişim dili içinde belirtmek için dilin diğer kelimeleri gibi insanlartarafından uzlaşma ile belirlenmiştir. Allah vahiy esnasında bu kelimelerle insanlara hitap etmiştir. Sonuç olarakMu‘tezile kelâmcıları isim ve müsemmâ ilişkisini ıstılâhî görürken Ehl-i sünnet kelâmcıları meseleyi Allah’ın herşeyi yaratmasını temel alan büyük resmin içinde konumlandırmışlardır. Üçüncü bir yol olarak ortaya çıkanmeleke ya da kuvve teorisine bazı Eş‘arî ve Mâtürîdî kelâmcıları destek vermişlerdir. Bu bağlamda vahyi kavramsalolarak Allah’a, söz değeri bakımından insana tahsis eden Mâtürîdî’nin görüşlerinin, meleke teorisine uygunolduğu tespit edilmiştir.

Abstract

In the verse (2:31) of the Qur’ān, it is mentioned that all names were taught to Adam (PBUH). This verse indicates that revelation is decisively the source of language. On the other hand, it is a common fact that people have been constantly producing symbols to express new ideas and concepts. This situation makes it necessary to associate the utterance (muṭlaq) and static with the relative (al-muqayyah) and dynamic between language and reality in religious thought. In the historical process, Mutakallims have undertaken the responsibility of understanding and interpretation between the transcendent dimension of the religion (ad-Dīn) indicated in the Qur’ān and the innovative and dynamic dimension of life. The Mutakallims’ responsibility continues today. However, to establish the relationship among language, thought, and existence in today’s kalâm, it is necessary to identify the roots of this subject in kalām’s classical sources. In our study designed for this purpose, the truth and value of naming divine meanings in the context of ta‘līm al-asmā’ are examined. On the other hand, since dealing with such a large subject in a limited study is not possible, it is just focused on the research of linguistic theories, the relationship between language and thought, and the issue of whether the names used in the main sources to indicate the meanings are divinely determined (tawqīfī). In fact, it has been determined that the subject of ta'līm al-asmā’ is overshadowed by the vehement debates over the createdness of the Qur’ān (Khalq al-Qur’ān) and the relationship between Allāh’s essence and His attributes, although it is a Qur’ān-centered issue. As can be seen in the study, the approach of the Mutakallims to the issue of ta‘līm al-asmā’ is parallel to their understanding of Allāh’s essence and His attributes. As stated in this research, if the divine names were determined by Allāh, then Allāh’s names will be eternal. Besides, if the names expressed in human languages are the same as the essence of Allāh, this will lead to the problem of eternality. If it is said that the names are separated and unrelated from Allāh’s essence, there will be also more than one independent and eternal being. The idea of multiple eternal beings is against the principle of tawḥīd. However, in cases where the distinction between attributes and essence of Allāh is separated from each other in the mind, it causes attributes to be considered as something existing independently of the essence of Allāh. Therefore, as stated in the study, Mu‘tazilite theologians, who were very sensitive about this issue, attached great importance to the concept of eternity (qadīm) while transcending the essence of Allāh from the attributes of the created. As they appealed to tanzīh by which they transcend Him from all the originated things in time, they were focused on His eternality (qidam). In this regard, all His actions concerning the universe are regarded as temporal, in other words, originated in time (ḥādith). From this point of view, according to them, Allāh’s names specified in the Qur’ān are created just like the Qur’ān itself. Although their meanings are within the boundaries of the Divine Knowledge, their wordings (lafiẓ) belong to humans. Therefore, these names (asmâ’) that people use to describe Allāh in their speech, as Abū ‘Alī al-Jubbā’ī argues, are determined by the convention of the human. It has been determined by people via consensus, like other words of the language, to indicate the essence and attributes of Allāh in a language because of communication. Then, Allāh has sent down His message to people with these words. The conclusion that Mu‘tazilite theologians have regarded the connection of names with the meanings in Allāh’s knowledge as a linguistic use, while Sunnī theologians have addressed this issue based on the creative act (Khalq) of Allāh. There is another explanation which is known as the theory of faculty or habitus as an alternative way. Some Ash‘arî and Māturīdī theologians supported this theory. Today, the importance of this new perspective is clear, which appears another association of both ideas. In this context, it has been determined that the views of Māturīdī, who attributes the content (or meaning) of revelation (waḥy) to Allāh while arguing that its wordings belong to humans, are more appropriate to the theory of the faculty (malakah).