Dergiler / Kadın/Woman 2000 - Kadın Araştırmaları Dergisi / 2012 / Cilt: 13 - Sayı: 1

Becoming human, becoming women: Strategies and new subjectivities within the Tibetan women's association

İnsan olmak, kadın olmak: Tibet kadınları birliği'ndeki stratejiler ve yeni öznellikler

Sayfa
1–17
DOI
—

Özet

1995 yılı kadın haklarının savunusunda ortak bir dil kurulması bakımından önemlidir. Pekin’de Hillary Rodham Clinton tarafından dile getirilen 4. Dünya Kadın Konferansı’nda ve 1993 yılında Viyana’da gerçekleştirilen İnsan Hakları Konferansı’nda ortaya atılmış olan “İnsan hakları kadın haklarıdır ve kadın hakları insan haklarıdır” sloganı popüler hale gelmiştir. Pekin Zirvesi ve Pekin Eylem Platformu (PEF) Viyana’da dile getirilen perspektifi aynen kabul eder: Kadın ve kız çocuklarının hakları insan haklarının ayrılamaz reddedilemez ve vazgeçilemez bir parçasıdır (PEF paragraph 2). Bundan yola çıkarak 1995 yılında Pekin’de biraraya gelen 189 ülkeden yaklaşık 30.000 kadın insan hakları söyleminin dünya kadınlarının durumlarının iyileştirilmesi ve geliştirilmesi talebi için kullanılacağına ikna oldular. Tibet Kadınları Birliği (TWA) üç yıllık bir çabadan sonra Pekin’e 9 delege göndermeyi başardılar. 1994 yılı boyunca Pekin’e gitmeye çalışan TWA’nın Tibet’teki kadınlara yönelik insan hakları ihlallerini birliğin ana amacı olarak belirlemesi sürpriz değildi. Bu yazı derinlemesine görüşmeler, arşiv taraması ve medya analizi yoluyla TWA’nın küresel toplumsal cinsiyet eşitliği için insan hakları perspektifini nasıl stratejilerine ve kendi öznelliklerine yerleştirdiklerini incelemektedir. Sürgündeki Tibetliler mücadelelerini “vatandaşlıkları olmayan bir halk ve devletleri olmayan bir ulus olarak” (Stephan Kloos, kişisel görüşme) Tibet kültüründe ağırlıklı olarak bulunan ve epistemolojik olarak batılı kavramlarla çatışan “evrensel”, “insan” ve “hak” kavramları yerine “evrensel özgürlük” ve evrensel insan hakları” gibi batılı kavramlara dayandırmaktadırlar. Bu zorluklar şiddet ve sürgün hali içinde TWA Foucault (1973)’nun önerdiği “anlaşılabilirlik örgüsü”nü başka türlü ulaşamayacakları kaynaklara ulaşmada kullandılar. Oysa bu çalışma gösterecektir ki TWA’nın uluslararası destek sağlamak için “kadın hakları insan haklarıdır” dilini kullanması TWA üyeleri arasında yeni öznellikler yaratmıştır. Bu yazıda TWA’nın batılı insan hakları kavramsal modelini stratejik bir araç olarak kullanmasının organizasyonun kimliğini belirleyen bir önemli boyut haline geldiğini tartışacağım. Bu anlamda bu yazı, strateji ve kimlik arasında zıtlık kuran yeni feminist akademik yazına dayanmaktadır. Çünkü son 30 yıldır kendi mücadelelerini savunmak için insan hakları dilini kullanan çok sayıdaki kadın örgütü bazı araştırmacıların not ettiği üzere bu batılı nosyonu uluslararası destek ve kaynaklara ulaşmak için kullanmaktadırlar. Bu tartışmalara göre bu gruplar başka alternatif kimlik ve gündemleri sürdürme konusunda da başarılıdırlar. Bazı kadın grupları uluslararası kadın toplantılarında yaygın olan kadın haklarını Batılı bir epistemoloji içinde ele alsalar da bu Batılı kavramsal çerçeveyi yansıtmayan kimlikleri de sürdürebilmektedirler. Öznesi bakımından ve ulusötesi alanda mücadelenin işlemesi bakımından bu argümana katılmaktayım. Bu çalışma bu strateji ile TWA örneğinde grubun kimliğinin büyük ölçüde şekillendiğini iddia ederken,Tibete özgü bir “insan” ve “evrensel” olmadığına işaret etmez; sadece grubun varolan eşitsiz uluslararası ilişkiler ağı içinde çoklu kimliklerle müzakere etmeyi öğrendiğini gösterir.

Abstract

The year 1995 was crucial in establishing the language of advocation for women’s rights. In the United Nations Fourth World Conference on Women in Beijing, Hillary Rodham Clinton popularized the slogan that initially arose out of the 1993 World Human Rights Conference in Vienna: “Human Rights are Women’s Rights and Women’s Rights are Human Rights”. The product of this Beijing summit, the Beijing Platform for Action (BPFA), reaffirmed the perspectives of the Vienna World Conference on Human Rights: "the human rights of the woman and of the girl child are an inalienable, integral and indivisible part of universal human rights". (BPFA, paragraph 2) With this, approximately 30,000 women from 189 countries who met in Beijing in 1995 were persuaded to deploy the discourse of human rights to demand the advancement and improvement of the situation of women in the world. After three years of untiring efforts, the Tibetan Women’s Association (TWA) managed to send nine delegates to this conference in Beijing. It is not surprising that “addressing the drastic human rights abuses committed against Tibetan women in Tibet” made it for the first time into the main aims and objectives of the Tibetan Women’s Association in 1994, during their campaign to attend the Beijing Conference. Relying on in-depth interviews, archival documents, and analysis of public media, this paper explores how global enthusiasm for human rights and for gender equality has shaped the strategies of the TWA, and has in the process produced specific subjectivities among these women. Tibetans in exile, a people without citizenship, “a nation without a state” (Stephan Kloos, personal communication), have often relied on a Western rhetoric of “universal freedom” and “universal human rights” that often comes in contrast with epistemological explanations of the “universal”, the “human”, and “rights” that are found predominantly within Tibetan culture. Under situations of difficulty, violence and exile, the TWA decided to adopt a “grid of intelligibility” (Foucault 1973) that gives them access to resources that would not be available to them otherwise. However, in the process of gathering international support for the Tibetan cause using the language of “women’s rights as human rights”, this paper will show how new subjectivities have been formed among members of the TWA. I will argue that, although initially the Western conceptual model of human rights was used by the TWA as a strategic tool, it has now come to form a crucial aspect of the identity of this organization. In this sense, this article engages with recent discussions in feminist academic writings that dichotomize strategy from identity. Because numerous women’s groups have been deploying the language of human rights in the last 30 years to advocate for their causes, some scholars have noted that some women’s groups make use of western notions of human rights to gather access to resources and international support. They argue that these groups have successfully been able to maintain alternative identities and agendas. That is, some women’s groups have spoken about women’s rights within the western epistemological frameworks that are predominant in international women’s gatherings. However, they have been able to sustain identities that do not mirror these western conceptual frameworks. While I agree with this general line of argument, since it highlights the agency and the operating resistances in a transnational arena, my paper suggests that in the case of the TWA, the strategy has strongly shaped the identity of this group. This does not imply that they have thrust aside Tibetan notions of the human and the universal, but rather that they have learned to negotiate the multiple identities that arise out of current unequal international relations.