Dergiler / Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi / 2019 / Sayı: 2019

“WALKING WOMBS”: LOSS OF INDIVIDUALITY AND SELFALIENATION IN THE HANDMAID’S TALE

“Yürüyen Rahimler”: Damızlık Kızın Öyküsü’nde Benlik Kaybı ve Kendine Yabancılaşma

Sayfa
103–121
DOI
—

Özet

Margaret Atwood, in The Handmaid’s Tale, delineates a futuristic dystopian society in which a male chauvinist society debars women from self-identity, subjectivity, self-esteem, and power. Women are incarcerated in oppressive societal imperatives of a totalitarian theocratic state which restricts women’s individuality; simplifies and manipulates language; erases their inborn identity; discharges women from their jobs; confiscates their properties and bank accounts; and imposes strict bans on reading, writing, speaking, and thinking. Creating bleak dystopian tale of oppression vis-à-vis female freedom, Atwood manifests how women are politically, economically, biologically, sexually, and psychologically exploited, controlled, restricted, manipulated, and subjugated by socially circumscribed roles. The present study is primarily concerned with fragmentation of female identity, objectification and subordination of women within oppressive patriarchal regime. In this regard, it aims to speculate how patriarchal social order strips women of their rights and asserts control over female body by reducing to walking wombs through religious fundamentalism, constant surveillance, limited language, inflicting violence and fear, repressing freedom, and brainwashing. The study also shows how the biological and psychological oppression on women and otherness lead them to the loss of an internal identity; how women internalize social conditioned gender norms; and how subjugating women is maintained by disciplining and alienating female bodies, idealizing female selfsacrifice, and institutionalizing feminity within patriarchal society.

Abstract

Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanında ataerkil rejimin kadını güçten, öznellikten, öz kimlikten ve öz saygıdan mahrum bıraktığı fütürist distopik bir toplumu tasvir etmektedir. Kadınlar, okumalarına, yazmalarına, düşünmelerine, konuşmalarına katı yasaklar getiren, mal varlıklarına, banka hesaplarına el koyan, işlerinden kovan, öz kimliklerini silen, kullandıkları dili basitleştirip idare eden, kadın öznelliğini kısıtlayan teokratik düzenin baskıcı toplumsal dayatmalarına hapsedilmişlerdir. Margaret Atwood, dişil özgürlüğe baskıyı kasvetli distopik bir hikâye ile anlatarak kadınların toplumsal roller tarafından nasıl siyasi, ekonomik, biyolojik, cinsel ve ruhsal olarak istismara uğradığını, kontrol edildiğini, sınırlandırıldığını ve hüküm altına alındığını açıkça göstermektedir. Bu çalışma, öncelikle kadın kimliğinin parçalanması, baskıcı ataerkil düzende kadının nesnelleştirilmesi ve itaat etmeye zorlanması ile ilgilidir. Bu bağlamda, çalışma, köktendincilik, sürekli gözetleme, sınırlı dil, şiddet ve korku salma, özgürlüğü bastırma ve beyin yıkama yoluyla ataerkil toplumsal düzenin kadınları haklarından nasıl sıyırdığını, kadın bedenini yürüyen rahimlere indirgeyerek nasıl kontrol altına aldığı göstermeyi amaçlamaktadır. Çalışma, aynı zamanda kadınlar üzerindeki biyolojik, psikolojik baskının ve ötekileştirilmenin iç kimlik kaybına nasıl dönüştüğünü, kadınların toplumsal cinsiyet normlarını nasıl içselleştirdiklerini, kadın bedenini disipline ederek, yabancılaştırarak, kadın özverisini idealleştirerek ve kadınlığı müesseseleştirerek ataerkil toplumun kadınlara nasıl boyun eğdirdiğini göstermektedir.